Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük hikâye yazarlarından biri olan Sait Faik Abasıyanık’ın Bilecikli Ömer Özkan, nam-ı diğer Uzun Ömer ile bir röportaj yaptığını biliyor muydunuz? Bunu ilk defa duyuyorsanız hiç şaşırmayın!
Sait Faik’in ölümünden kısa bir süre sonra yayımlanan Tüneldeki Çocuk isimli kitabında çok meşhur “Uzun Ömer” hikâyesi vardır. Aslında bu hikâye Sait Faik’in, Uzun Ömer’le yaptığı röportaja dayanmaktadır. Sait Faik, röportajlarını hikâye şekline kaleme alması kendine has bir tarz olsa da Uzun Ömer’le yaptığı röportajı bugüne kadar ulaşılabilir değildi.
Sait Faik’in gerek kurgusal gerekse röportajlara dayanan öykülerinin nerdeyse tüm unsurlarını taşıyan Uzun Ömer hikâyesi ilk defa Sedat Simavi’nin çıkardığı Yedigün mecmuasının 13 Temmuz 1947 tarih ve 749 numaralı sayısında yayımlanmıştı. Dahası bu sayıda, Yedigün mecmuası adına Hikmet isimli bir kişi tarafından çekilen ve Sait Faik’in Uzun Ömer’le birlikte görüldüğü çok sayıda fotoğraf da yer almaktaydı.
Bilecik Kent Belleği araştırma ekibinden Oğuz Cabar’ın titiz bir araştırma sonucu tespit edip daha sonra da temin ettiği Yedigün mecmuasının bu son derece nadir nüshasında, Sait Faik’in ustaca sorduğu sorularla Uzun Ömer’in hayatına daha yakında bakma imkânı elde edebiliyoruz. Ayrıca bu röportaj, bu büyük öykü yazarının doğrudan hayattan aldığı örneklerle hikâye yazım sürecini anlama açısından da büyük önem taşıyor.
Yaşadığı dönemde İstanbul’un en meşhur simalarından biri olan Bilecikli Uzun Ömer’in nasıl bir hayat hikâyesi vardı? Ailesi ve geçmişi hakkında neler biliniyordu? Nasıl bir insandı? Sadece uzun boyuyla değil çehresiyle de zihinlerde yer eden Uzun Ömer nasıl yaşar, neler yapardı?
Gelin hep birlikte, iyi bir yazar olduğu kadar mükemmel bir gözlemci de olan Sait Faik’in gözünden Uzun Ömer’in hayatına bakalım:
En büyük hikâyeci, en uzun boylu kişiyle yan yana
Yedigün mecmuası, iç kapak sayfasını bütünüyle kaplayan bir takdimle yayımladığı bu ilginç röportaj hakkında şu bilgileri veriyor:
“Uzun Ömer’i, hemen her İstanbullu, her İstanbul’a gelen taşralı Haydarpaşa vapurundan köprüye ayak basar basmaz durup hayretle seyreder. Sekiz metre kumaştan bir elbise giyen, 150 liraya ayağına bir pabuç geçirebilen Ömer, başlı başına bir alemdir. Bugün 26 yaşında, üç metreye yakın bir delikanlı olan Uzun Ömer ile arkadaşımız Sait Faik enteresan bir konuşma yapmıştır. İç sayfalarımızda okuyacağınız bu konuşmada Uzun Ömer size hayatını ve evlenme hakkındaki fikirlerini anlatacaktır.”
Aynı sayfada elinde not defteriyle Uzun Ömer’in yanında görünen Sait Faik ise yazısına şöyle başlıyordu:
“En uzunumuzdan bir metre daha uzun, en genişimizden yarım metre daha geniş, en şişkomuzdan yüz elli kilo daha ağır bir adam yaşıyor içimizde. Bereket, en kötümüzden daha kötü, en nankörümüzden daha nankör, en akıllımızdan iki misli daha akıllı değil! Yoksa halimiz nice olurdu? Aksine en iyimizden, en kendi halindemizden beş defa daha iyi, daha mütevazı…”
Galata Köprüsü’nün esrarengiz havasıyla röportaja giriş yapan Sait Faik’in, Uzun Ömer’e ilk sorusu bir elbise ve ayakkabıyı kaça yaptırdığı olmuştu. Bu konuyu hatırlamanın verdiği huzursuzlukla Uzun Ömer “Onu hiç sorma” diyerek elbiseyi 500, ayakkabıyı ise 150 liradan aşağı yaptıramadığını söyler. Kilosunu sorunca, 170 kilo olduğunu öğrenir. Buna oldukça şaşıran Sait Faik “herhalde sokakta bizim gibi alelade fanileri tartan kantarlarla tartılmasa gerek” diye ekler. Zira bir kantar en fazla 150 kiloyu tartabiliyordur. Bu durum karşısında “Çok mu yersin” diye sormadan edemez. Uzun Ömer gayet mahir bir cevapla karşılık verir: “Size göre çok sayılır ama cüsseme göre az.”
Bu girişten sonra asıl konuya gelirler. Sait Faik, boyunun uzunluğunu sorar. Buna karşılık Uzun Ömer: “İki metre yirmi beş santim. Ama artık büyümüyorum. Üç seneden beri büyümem durdu. Daha büyümek iyi değilmiş” şeklinde cevap verir. Bu sefer mahir cevap sırası Sait Faik’tedir: “Tabii değil Ömer Efendi. Allah vermesin daha fazla büyüseydin, demek bir sığırdan ayakkabı, bir top kumaştan elbise giyecektin.”
Bu latifenin üzerine Sait Faik, kaç yaşında olduğunu sorar. Uzun Ömer: “337 doğumluyum. Var hesap et” şeklinde cevap verince, 1922 yılında doğduğunu anlayan Sait Faik bu sefer nereli olduğunu ve boyunu kastederek ne zamandan beri büyümenin başladığı sorusunu yöneltir. Buradan itibaren Uzun Ömer anlatmaya başlar: Bilecik’in Abbaslık köyünde doğduğunu, beş yaşından itibaren hızlı bir şekilde büyümeye başladığını söyle ve şunları ekler: “Ama nineme bakarsan o diyor ki ‘Deden de böyleydi. Senden bile uzundu. İki yüz kara okka gelirdi. Tarladan döndüğü zaman iki bakraç su içerdi. Yürüdüğü zaman evler sarsılırdı.’ Ya! Bizim köyde benim gibi adamlar eskiden pek çokmuş.”
Sait Faik kendine has tarzıyla Uzun Ömer’in mizacını da öğrenmek ister. Nelere kızdığını, nelerden hoşlandığını sorar ancak Ömer Efendi bütün bunlara ‘hiç düşünmedim’ şeklinde geçiştirici cevaplar verir. Babasını sorunca Uzun Ömer eliyle işaret ederek orada bulunan babasını gösterir. Meraklı gözlerle babasına bakan Sait Faik şunları söylemekten kendini alamaz: “1.65-1,68 boyunda, beyaz bıyıklı, sıhhatli, dinç bir adam…” Uzun Ömer bir taraftan da konuşmaya devam eder: “İki kardeşim daha vardır. Biri kız, biri erkek. Ama onlar normal.” Bu açıklamada Sait Faik “normal” kelimesine takılmış ve bunu Uzun Ömer’in “sizin gibi” anlamında kullandığını izah etmek durumunda kalmıştı.
Röportajın sonuna doğru Sait Faik konuyu kadınlara getirmek ister. Konuyu açınca Uzun Ömer’i şöyle tarif ediyor: “Önüne baktı. Bir öküze bir yumruk indirse ‘ıhh’ diye çökertecek kadar büyük, balyoz gibi elleriyle, uzun, bir yaşında bir dut ağacı kalınlığındaki parmaklarıyla biletleri karıştırdı.” Bir müşteriye bilet uzattıktan sonra Sait Faik’e dönerek şöyle konuşur: “Kadınlar benden korkmakla haksızlık ediyorlar… Ben de kendi halinde bir kadınla evlenmek isterim. Hem doktorlar izin veriyor. Ben de herkes gibiyim. Uzamak hastalıksa, artık durdu o da. Üç senedir büyümüyorum da. Hayatımı da kazanıyorum Bir kadını pekâlâ mesut edebilirim.”
Sait Faik, Uzun Ömer’le yaptığı görüşmeye şu sözlerle nihayet verir:
“Akşam olunca Ömer Efendi gişesini kapar. Köprünün merdivenlerini uzun, dalgın bir hülya âleminde çıkar. Kendisinden altmışlar, yetmişler, seksenler santim aşağıda insanların üstüne saffet dolu, hüsran dolu gözleriyle bakarak tramvay vatmanının yanında iki büklüm Beşiktaş’taki evine döner. Babasıyla yemeklerini yerler. Sonra tahtadan hususi yapılmış karyolası kırıldığı için yerde hususi yapılmış şiltesine uzanır, gözlerini kapar, helal süt emmiş bir eş düşünür.”