Binlerce yıllık tarihi bir geçmişe sahip olan Bilecik’te bütün bu kültür katmanlarını yansıtan örnekler ne yazık ki çok azdır. Şehir müzesinde bulunan bazı lahit parçaları ve mezar stelleri dışarıda tutulursa kent meydanlarında veya cadde ve sokaklarda, Anadolu’daki diğer pek çok kentte olduğu gibi amfi-tiyatrolara, antik hamamlara ve çeşmelere, agoralara rastlanmaz.
Bu durum, yakın zamana kadar böyle değildi. Bilecik’te, Necmi Güney’in ifadesiyle “yalçın kayaya kurulmuş” Bizans döneminden kalma bir tekfur kalesi bulunmaktaydı. Öyle ki, bu kalenin bir tarafında “Hamsu tatlı bir şırıltı ile uzanıp gitmekte”, iki kilometre ötesinde ise “sarp bir tepeyi yılankavi dolaşan bir şose” İstanbul istikametine doğru uzanmaktaydı. (Güney, 1937: 9)
Tekfur kalesinin yanı sıra Bilecik’te neredeyse yarım asır boyunca pazar meydanını süsleyen ve halk arasında Kulaklıtaş çeşmesi diye bilinen Roma dönemine ait bir lahit de bulunmaktaydı. Fotoğraflarda üzeri kabartmalı Medussa kafalarıyla süslenmiş olarak görülen (Görsel 1-2) bu lahit hakkında bugüne kadar çok şey söylemiştir. Osmanlı dönemi matbuatında birkaç defa görüntüsü yayımlanan, kartpostallar üzerine resmi basılan lahit çeşme bugün Bilecik’in ne sokaklarında ne müzelerinde görülebilmektedir. Hatta kimilerine göre lahit kamyona yüklenerek (!) başka yerlere götürülmüştür. Öyle anlaşılıyor ki muhtemelen geç Roma dönemine ait olan bu son derece görkemli lahit, yarım asırlık bir zaman sonra gizemli bir şekilde kayboldu. Ortada ise tevatürden, zanlardan, ihtimallerden ve rivayetlerden başka hiçbir somut bilgi kalmadı.
Bilindiği kadarıyla Bilecik’in Beşiktaş mahallesinde zamanında iki lahit bulunmuş. Bunlardan üzeri süslenmiş olanı Bilecik’in ilk mutasarrıfı Fuat Paşa zamanında yerinden alınarak şehrin meydanına getirilmiş ve çeşmeye dönüştürülerek kullanılmaya başlanmıştı. O tarihlerde Bilecik’i ziyaret eden meşhur Alman komutan Goltz Paşa, yerel halkın lahdi görmesi için büyük bir şevkle kendisini çeşmenin yanına götürdüklerini söylemektedir. Ancak Paşa’yı asıl şaşırtan şey; halkın antik lahdin kendisinden çok onu sit alanından alıp odunlar üzerinde yuvarlayarak çeşme olarak kullanıldığı yere nasıl getirdiklerini uzun uzadıya ve iftiharla anlatmaları olmuştu. Hatta kendisi bu durumu, biraz müstehzi bir ifadeyle “medeniyetin bir adım ötesi” olarak tanımlamaktaydı. (Colmar Freiherr von der Goltz, 1896: 149-152)
Konuyu biraz daha anlaşılır kılmak için lahdin bize neler anlattığına bakalım: Alman fotoğrafçı Guillaume Berggren tarafından çekilen ve kartpostal olarak basılan görselde; ön planında başında fes ile görünen şahıs, büyük ihtimalle şehrin idarecilerinden birisidir. Hemen yanındaki kişilerin ise doğal bir şekilde değil de sanki organize olmuşçasına toplanmaları lahdin daha yeni oraya taşındığını düşündürmektedir. Hatta lahit başında yerel kıyafetlerle toplanan halkın bir iş başarmışçasına gülümseyerek, mutlu bir şekilde görüntü vermeleri çeşmenin bir tür açılışı yapılıyormuş intibaını uyandırmaktadır. Fotoğrafın en solunda beyaz türbanlı bir kadın ile çınar ağacının dibinde bir köpeğin de kadraja girmesi, toplumsal yaşayışı göstermesi bakımından görüntüyü daha da anlamlı kılmaktadır. (Görsel, 1, 3 ve 4)
Peki, böylesinde muhteşem bir lahit şehrin tam olarak neresindeydi? Servet-i Fünûn mecmuası başyazarı Ahmed İhsan, Bilecik’i ziyaretiyle ilgili notlarında lahit çeşmenin şehirdeki yerini şöyle konumlandırmaktaydı: “…Araba şehrin düzgün kaldırımlı sokaklarına girdi. Çarşısından geçti. Çeşme hizmetini gören asar-i atikadan bir lahdin önünden dolaştık. Bir yokuş çıkıp beyaz, muntazam, yeni, müzeyyen manzarasıyla hakikaten kalbi münşerih eden daire-i hükümet önünde durduk.” (Ahmed İhsan, 1309: 406)
Bu tarifi bugünkü Bilecik’in caddeleri üzerine tatbik ettiğimizde, Tevfik Bey Caddesi ile Dedeoğlu Caddesi’nin kesiştiği noktaya lahit çeşmenin yerleştirilmiş olabileceği kuvvetli bir ihtimal olarak görülmektedir. Bu mevkiinin Tevfik Bey Caddesi’nden gelirken sağında bulunan eski PTT binası önünden geçen ve hükümet konağı istikametine çıkan caddenin halen “Hükümet Caddesi” olarak isimlendirilmesi, muhtemelen Ahmed İhsan’ın “dolaştık” dediği kavşak noktasını göstermektedir.
Şimdi gelelim asıl meseleye… Kulaklıtaş çeşmesine ne oldu?
Albert Kahn Müzesi’nin dijital fotoğraf koleksiyonunda bulunan ve 16 Aralık 1922 tarihinde Frédéric Gadmer tarafından çekilen fotoğrafta lahit çeşme üzerindeki tahribat izleri kolaylıkla görülebilmektedir. Nitekim fotoğrafta, kitabe yerinin kırıldığı ve muslukların kaybolduğu ilk bakışta göze çarpmaktadır. (Resim 6)
Albert Kahn Müzesi’ndeki fotoğrafın açıklamasında “Bilecik’te eski pazar meydanı ve lahit” ifadelerine yer verilmektedir. Lahit çeşmenin Birinci Dünya Savaşı öncesi döneme ait fotoğraflarında tam olarak anlaşılamasa da en azından bir tarafında binalar görülmekteydi. Aynı dönemdeki fotoğraflardaki lahdin yalak kısmının hemen önünde bulunan çınar ağacı ise Albert Kahn Müzesi’ndeki fotoğrafta hiçbir yerde yer almamaktadır. Belki de lahdin yeri değiştirilmiş veya çınar ağacı kesilmiş yahut yer değişiminden dolayı kadraja girmemişti.
Fakat asıl gelişme bundan sonra yaşanacaktı. Çeşmenin bu haline belli ki çok içerleyen Necmi Güney, lahdi anlattığı bir yazı kaleme aldı. Son Posta gazetesinde yayımlanan yazısında Necmi Bey elli yıldır şehrin “en şerefli yerinde bir abide gibi dikilen bu çeşmenin” artık sularının kuruduğundan yakınıyor, “asırların hikâyesini tatlı bir şırıltı ile boşluklara anlatan” bu çeşmenin her ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmesini temenni ediyordu. (Son Posta, 21 Ocak 1933: 4)
Ne mi oldu? Yine Necmi Güney’i dinleyelim:
“1932 senesinde belediye her ne düşünceye istinat ettiyse bunu [lahit çeşmeyi] buradan kaldırtmış ve usta kimseler çalıştırılmadığı için taş berbat olmuştur. Bu yekpare lahdin kırılan bir parçası Cumhuriyet meydanının bir köşesinde, diğer bir parçası Adliye Sarayı’nın karşısında, bir parçası da başka bir yerde gelip geçenlere sırıtmaktadır.” (Güney, 1937: 66)
Parçalara ayrılmış ve şehrin değişik yerlerine dağılmış olan bu lahdin kalıntılarına ve Beşiktaş’ta bulunun ikinci lahde dair sonraki bazı çalışmalarda da bilgiler vardır. Örneğin 1967 yılına ait Bilecik İl Yıllığı’nda, çeşme olarak kullanılan lahdin Ertuğrul Gazi Lisesi bahçesinde muhafaza edildiği kaydedilmektedir. Beşiktaş’taki lahdin ise yerinde devrik bir şekilde bulunduğu, yıllıkta yer alan başka bir fotoğrafta görülebilmektedir. (1967 Bilecik İl Yıllığı, 1968: 22-26 ve 111) Bu yıllıktan kısa bir süre sonra yayımlanan küçük bir rehberde, Bilecik’te görülecek tarihi eserler listesinde ilk sırada Kulaklıtaş’a ait bir parça gösterilmekte ve lise bahçesinde bulunduğu ifade edilmektedir. (Yalçın, 1970: 23) 1972 yılında ise TRT tarafından hazırlanan Bilecik belgeselinde, lise bahçesindeki lahit çeşme kalıntıları seyredilebilmektedir.
Bundan sonra her şey adeta kayıplara karışıyor. Büyük ihtimalle 1930’ların başında kırılan ve parçaları şehrin değişik noktalarına dağıldıktan sonra okul bahçesine getirilen lahitten arta kalanlar hakkında 1975’ten sonra neredeyse hiçbir bilgi yoktur. Bilecik şehir müzesinde Medussa kafası tasvirli birtakım taşlar bulunsa da bunlar lahit kalıntılarına benzememektedir.
Daha kötüsü ise Bilecik meydanında çeşme olarak yaklaşık elli sene duran lahit hakkında 1990’lardan itibaren şehir tarihiyle ilgili yayımlanan çalışmalarda ismini zikretmek kabilinden bile olsa hiçbir şekilde söz edilmemesidir. Şimdilerde Kulaklıtaş çeşmesi hakkındaki bütün tartışma taşın kaçırılıp kaçırılmadığı veyahut şu an nerede olduğu kıskacında kalmıştır.
Başlıktaki soruya cevap verelim: Beşiktaş’tan şehir meydanına indirilen, oradan da taşınırken harap olan Kulaklıtaş çeşmesinin kalıntıları önce şehrin çeşitli bölgelerine dağılmış sonrasında -en azından- bir parçası lise bahçesine getirilmiş, buradan yokluğa karışmıştı.
Benzer bir durum literatürde de vardır: Goltz Paşa’nın hayranlıkla sayfalarca anlattığı, seyyahlara görmeleri için tavsiye edilen, Necmi Güney’in kurtarmak için büyük çabalar sarf ettiği lahit, zamanla kitaplarda bile zikredilmez olmuş, her şeyiyle büsbütün tarihe karışmış ve unutulup gitmişti.
Not: Bu çalışma, “Bilecik’te Kulaklıtaş Çeşmesi Adıyla Bilinen Lahdin Saklı Kalan Öyküsü” 2021 yılında yayımladığım makaleden özetlenmiştir. Makalenin tamamı için bkz: https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1746723
Kaynakça
Ahmed İhsan (1309, Ağustos 17). Haydarpaşa’dan Alpu köyüne, Osmanlı Anadolu Demiryol Hattında bir seyahat. Servet-i Fûnun, (78), s. 407.
Bilecik 1975 il yıllığı (1975). Sim Matbaası.
Bilecik 1989 il yıllığı (1989). Eskişehir.
Bilecik il yıllığı (1967). İstanbul: Son Telgraf Matbaası.
Bilecik’te 17 asırlık bir mezar. (1933, Ocak 21). Son Posta.
Colmar Freiherr von der Goltz (1896). Anatolische Ausflüge, Berlin: Schall & Grund.
Güney, N. (1936, Mart). Bilecik’in Kuruluşu. Devrimin Sesi Mecmuası, Yayınlayan: Bilecik Halkevi, 1(2), 10.
Güney, N. (1937). Bilecik Tarih ve Coğrafya Etüdü. Bilecik Halkevi Basımevi.
Musavver Terakki (1903. Mayıs 23), Sayı 12, (15 Mayıs 1319)
Musavver Terakki (1905). Ağustos 25), Sayı 42, (12 Temmuz 1323).
TRT Bilecik belgeseli 1972 (2021, Nisan 14). Erişim adresi: https://www.youtube.com/watch?v=3nDeWHdhpfw